“Hatıralardan nefret ederim, ileriye
bakmak lazım.”
Yıllardır severek izlediğimiz
birçok filmin artık ailemizin bir ferdi kadar hayatımızın içinde hissettiğimiz
karakterlerinin yaratıcısı Ayşen Gruda. Biz hâlâ “Gazeteci olunur mu gazeteci
doğulur mu” tartışa duralım o, oyuncu olunmayacağını oyuncu doğulduğunu
düşünüyor. Oyunculuğu “suya yazı yazmak” diye
niteleyen Gruda, oyunculukta kalıcı olmak isteyenlerin “İyi şeyler yaparak, tek
tek tuğlalar koyarmışçasına kendini geliştirerek yaşaması gerekiyor.” diyor.
Ayşen Gruda ile
yaşama dair konuştuk.
Oyuncu olmaya nasıl karar verdiniz. Aileniz bu durumu nasıl karşıladı?
Oyuncu olunmaz oyuncu doğulur.
Hiçbir insan oyuncu olmaya karar vermez. Oyunculuğu içinde hisseder. Oyuncu
olduğumu hissediyordum anlamıştım merakım vardı. Denedim ve yeteneğimi gördüm.
Ailem de destek oldu. Yardımcı oldular. Gurur duydular benimle. Doğru bir tepki
verdiler yani.
Türkiye sizi “Domates Güzeli” olarak tanıdı; siz bu durumdan memnun
musunuz?
Domates Güzeli bir skeçte
oynadığım bir karakterdi. Ben bir oyuncuyum bana verilen bütün rolleri oynarım.
Bugün gazetelerde görüyoruz bazı oyuncuların rol beğenmediğini sizin
gençlik yıllarınızda tanık olduğunuz böyle durumlar oluyor muydu?
Hangi baba yiğit oyuncu rol beğenmiyor
bakayım? Onlara oyuncu denilmiyor. Benim gençliğimde böyle bir şey yoktu. Adile
Naşit, Münir Özkul, Şener Şen, Kemal Sunal proje bekliyorlardı ama asla böyle
ukalalıklar yapmıyorlardı.
Siz de birçok filmde yardımcı rol üstlendiniz. Bugün oyunculuk konusunda
Türkiye’de tartışılmaz bir yerdesiniz. Yardımcı rolleri oyunculuk açısından
nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hiçbir zaman bir ekolün içinde
başrol son rol olamaz. Olur mu öyle şey? Müjde Ar kendi fiziğini oynadı ben
kendi fiziğimi oynadım. Akılda kalanlar bizleriz farkındaysanız.
Bugüne kadar çalıştığınız yapımlardan en çok keyif aldığınız
hangisiydi?
Hepsinden çok keyif aldım. Hepsinden
keyif alırsın çünkü sen o rolü dünyaya getiriyorsun. Ete kemiğe
büründürüyorsun. Zaten keyif almadan bu iş yapılmaz.
Türkiye’de bazı alanlarda erkeklerin egemenliği söz konusu, komedi de
bunlardan biri. Kadın olarak bu alanda böylesi büyük bir başarıya nasıl imza
attınız?
Yalnızca Türkiye’de değil bütün
dünyada bu algı var. Ben hiçbir zaman kadın erkek diye ayrı ayrı düşünmüyorum,
insan olarak düşünüyorum. Ben bir insanım. Yani erkekler oynar ben oynayamam
demiyorum. Yeri geldiğinde evdeki ütüyü de tamir ediyorum. Olması gereken bu; ama
dünya erkek egemen. Erkekler savaşları çıkarıyorlar. Kadınlar üzüntü
çekiyorlar. Dünyanın her yerinde bu böyle. Ben kadınların kavrayamamamsına
bağlıyorum bunu. Bazı şeyleri kavrayamıyorlar. Mesela ne? Kendine güvenememesi “Ben
bu işi yaparım” “Ben çok iyi bir doktor olabilirim.” “Ben donanımlıyım.” “Bu
çocuğu ben yetiştiriyorum.” demiyorlar.
Oyunculuk özel hayatınızı nasıl etkiledi? Söyleşilerinizde torununuz
Emre ile ilişkinize sıklıkla rastlıyoruz, torunuzla iletişiminiz nasıl?
Özel hayatım bana kalsın. Oyunculuk
benim özel hayatımı engellemez. Torunum Emre genç bir insan. Emre’nin sanata ve
bilime en azından yapmasa dahi ilgili olmasını istiyorum. Dinlemeyi izlemeyi
sevmeli. İyi bir seyirci iyi bir dinleyici iyi bir okur olmasını istiyorum. Bunlar
da lazım. İlla o işi yapan değil o işi yaptığın insanların da iyi yetişmiş
olması lazım. Onun insan olmasını istiyorum erkeklik kavramı olabilir ama insan
değilsen hiçbir şeysin.
Oyuncu olmasaydınız, sizce hayatınız nasıl olurdu? Bugün nerede
olurdunuz?
Hiç değişmeyen bir çizginiz sarsılmayan bir dik duruşunuz var. Örnek
alınacak bu tutumunuzu neye borçlusunuz?
Kendime güvenime borçluyum.
Borçlu da değilim aslında. Kendime güveniyorum. Yalan söylemiyorum. İnsan eti
yemiyorum. İşim gereği çok ezber yapıyorum zaten. Beynimi bir de yalan dolanla
uğraştıramam. Yalanlarla dolanlarla “ben ona ne yalan söylemiştim?” falan ne
lüzum var içimden geçiyorsa “sen ne salaksın.” der yürür giderim. Borçlu da değilim
borcu da kabul etmiyorum. Ben böyleyim.
Genç oyunculara deneyimlerinizi aktarmak için planladığınız bir proje
var mı?
Performans teknikleri öğretilir
ama oyunculuk öğretilmez. Oyunculuk ve hayatı dengelemeleri için kitaplarda
bulamayacakları tüyoları veriyorum onlara. Onlar da faydalanıyorlar. Bunun
dışında kitap yazmak gibi bir şeye henüz hazır değilim. İleride belki…
Sanatçıların toplumsal sorumlulukları da var, bu anlamda sizin
özellikle hassasiyetle yaklaştığınız ve içinde yer almayı düşündüğünüz hayata
dair projeler var mı?
Görevlerimden birini yeni yaptım Türkiye
sarsıldı. Bunların hepsinin farkındayım. Sanatçının bir misyonu olması
gerektiğinin farkındayım. En azından çıkıp da “Ben biber dolmasını çok güzel
pişiririm. Üstüne yoğurt da koyarım” demiyorum. Başka şeyler söylüyorum.
Sizce bir oyuncunun kalıcı olabilmesi için nasıl bir yol çizmesi
gerekir kendisine?
Her şeyden önce şanslı olması
gerekiyor. Bu iş suya yazı yazmaktır. İyi şeyler yaparak, tek tek tuğlalar
koyarmışçasına kendini geliştirerek yaşaması gerekiyor.
Bir oyuncunun gelecek vaat ettiğini nerden anlarsınız?
Tiyatroda görmem lazım. Ben
tiyatroda görmediğim oyuncuya oyuncu demem. Dizi oyuncuları farklı işler
yapıyor. Tiyatroda görürsem o zaman “Aa evet bu çocuk yapıyor.” derim.
Günümüz Türk sinemasını ve bugünün dizi furyasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Metin yazarı az olduğu için çok
zorlandığını düşünüyorum sinemanın. Teknoloji çok iyi. İyi prodüksiyon
yapılıyor. Ama gişe yapan filmler farklı. Dizilere dönecek olursak yazık ki
oyuncu telefi diziler. İnsanlar öldü “Dizi çekeceğim.” diye hala akıllanamadık.
Dizilerden de canım romanları Hüseyin Rahmiler’i, Yaprak Dökümleri’ni, Aşk-ı Memnular’ı
allak bullak ettiler. Genç insanların kafasına yanlış yerleşiyor. Bir çocuğun
“Anne, Yaprak Dökümü’nün kitabı çıkmış.” demesi acı çok acı…
Tiyatroya bugün gösterilen ilgi nasıl? Özel tiyatro ve devlet
tiyatrosunu karşılaştıracak olursanız neler söyleyebilirsiniz?
Diziler bu durumdayken tiyatrolara
daha çok ilgi duyuluyor. Özel tiyatroların gişe kaygıları var. Özel
tiyatrolarda iyi oyuncular var. Devlet tiyatrolarıysa çok içine kapanık
olmamalı. Eğer ki bir role dışarıdan biri lazımsa onu da almalı.
Gündemi nasıl takip ediyorsunuz; yeni teknolojilerle aranız nasıl?
Teknolojiyi boş ver. Yakında
insanlar yeniden dumanla haberleşmeye dönecekler. Çok fazla kafa ütülüyor. Hz.
Google’a inanmayın, kitaplara inanın.Gündemi çok dikkatli takip
ediyorum. Hiç kaçırmam. Şu aralar
“Harlem Shake” adında bir dans popüler. Ona kadar biliyorum.
Yıllar sonra nasıl hatırlanmak isterdiniz?
Hatırlanmak istemem hiç.
Hatırlanmayı sevmem ben. Hatıralardan nefret ederim. İleriye bakmak lazım. Hep
ileriye bakmak lazım…



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder